Türkiye'de 1980'den itibaren kademeli bir şekilde uygulanan dışa açılma ve serbest piyasa ekonomisini oluşturma politikaları Gümrük Birliği anlaşmasının yürürlüğe girmesi ile önemli bir aşama kaydetmiş ve Türk ekonomisi küresel ekonominin bir parçası haline gelmiştir. Bu anlaşma ile Türkiye Avrupa Birliği'ne üye 15 ülkeye sanayi malları ve işlenmiş tarım ürünlerinde gümrük vergilerini ve fonları sıfırlamıştır. Üçüncü ülkelere çok düşük gümrük vergi oranlarını içeren Avrupa Birliği ortak gümrük tarifesini uygulamaya başlamıştır. Avrupa Birliği ortak dış ticaret politikasını uygulamayı kabul eden Türkiye bu çerçevede İsrail, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Estonya ve Litvanya gibi ülkelerle serbest ticaret anlaşmaları imzalamıştır. Böylece Türkiye'nin dış ticareti çok büyük ölçüde serbestleşmiş bulunmaktadır. Bunun yanında Türkiye'nin Gümrük Birliği anlaşması çerçevesinde Avrupa Birliği ortak rekabet politikasını uygulamaya koyması ve teşvik sistemini buna göre düzenlemesi Türk ekonomisindeki gelişmeler üzerine önemli etkileri olmuştur. Bu gelişmeler sonucunda Türkiye'de rekabete dayalı piyasa ekonomisinin oluşması ve Türkiye'nin global dünya ekonomisinin bir parçası haline gelmesi geniş ölçüde tamamlanmıştır.
Türk ekonomisini etkileyen ikinci önemli gelişme 1997 yılının ikinci yarısında Güneydoğu Asya ülkelerinde başlayan global finansal kriz olmuştur. Finansal piyasalarda başlayan global kriz kısa sürede reel piyasalara yayılarak ekonomik krize dönüşmüştür. Güneydoğu Asya ülkelerinde başlayan kriz 1998 yılında başta Brezilya olmak üzere bazı Latin Amerika ülkelerine ve daha sonra Rusya Federasyonuna yayılmıştır. Türkiye'nin Rusya Federasyonu ile geniş ekonomik ve ticari ilişkileri olması sonucunda 1998 yılının ikinci yarısından itibaren Türk ekonomisi global krizden ciddi bir biçimde etkilenmeye başlamıştır. Global krizin Türk ekonomisi üzerindeki daraltıcı etkileri 1998 yılı başında uygulamaya konan üç yıllık istikrar programı nedeni ile artmıştır. Özellikle bu program çerçevesinde çıkartılan vergi yasası Türk ekonomisindeki daralmayı hızlandırmıştır.
II. 1996-1998 Yıllarında Uygulanan Para ve Maliye Politikaları
Türkiye'nin 1995 yılında Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşması çercevesinde Avrupa Birliği'ne yaptığımız ihracattaki kota ve miktar kısıtlamalarının kaldırılması ve ithal edilen hammadde, ara malı ve yatırım mallarında gümrük vergileri ve fonların sıfırlanması ile yatırım ve üretimde hızlı bir artış başlamıştır. Özellikle tekstil, konfeksiyon ve deri sanayi başta olmak üzere çeşitli sektörlerde büyük ölçüde yatırımlar yapılmaya başlanmıştır. Hükümetin özellikle 1996 ve 1997 yıllarında genişletici maliye politikaları uyguladığını görüyoruz. Bir yandan özellikle özel sektörün gümrük birliğine uyum amacı ile modernizasyon ve teknoloji geliştirme yatırımlarını arttırırken, diğer yandan Hükümetin genişletici maliye politikaları uygulaması ekonomide enflasyonist baskıları önemli ölçüde arttırmıştır.
Tablo 1: Konsolide Bütçe Dengesi (Milyar TL)
GSMH
GSMH
Bütçe
Açığı
GSM0H
Oran %
Yıllar
Gelirler
Oranı %
Giderler
Oranı %
1995
1,409.250
17,9
1,727,958
22,0
314. 944
4.1
1996
2,278,148
18,1
3,961,308
26,4
1,233,350
8,2
1997
5.815.099
19,8
8.050,252
27,4
2.235,153
7,6
Kaynak Maliye Bakanlığı.
Yukarıdaki tablodan görüleceği üzere Hükümetin uyguladığı genişletici maliye politikaları sonucunda devlet harcamalarının 158 GSMH içindeki payı 1995 yılında %22 iken bu oranın 1997 yılında %27,4'e yükseldiğini görüyoruz. Bu gelişme Hükümet programlarında ve kamu kesimi yetkililerin çeşitli resmi açıklamalarında belirtilen devletin küçültüleceği şeklindeki yaklaşım ile tam bir tezat teşkil etmektedir. Türkiye'de ekonomik politikalar konusunda ortaya çıkan en büyük sıkıntı, uygulanacağı belirtilen politikalarla fiilen uygulan politikalar arasında ortaya çıkan büyük farklılıklardır. Bu iki nedenden kaynaklanabilir. Bunun birincisi Hükümetin ve kamu yönetiminin uygulayacağı ekonomik politikalarla ilgili açıklamalarının samimiyet ve açıklık prensiplerine dayanmamasıdır. Böyle bir davranış biçimini demokratik prensiplerle bağdaştırmak mümkün değildir, ikinci olarak Hükümetin ve kamu yönetiminin ekonomi politikalarını uygulamadaki yetersizliği ve etkinsizliği nedeni ile açıklanan ve uygulanan ekonomi politikaları arasında önemli farklar ortaya çıkmaktadır. Türkiye'de ekonomik gelişmelere baktığımızda Hükümetlerin ve kamu yönetiminin son yıllarda ekonomiyi yönetme yönünden yeterli ve başarılı olamadığını görüyoruz.
Tablo l'in ortaya koyduğu diğer çok önemli husus konsolide bütçe açıklarının Gayri Safı Milli Hasılaya olan oranının 1995 yılında %4,1'den 1996 yılında %8,2'ye ve 1997 yılında %7,7'ya yükselmiş olduğudur. Kamu açıkları Hükümet tarafından iki şekilde finanse edilir. Bunun birincisi Hazinenin çıkardığı Devlet tahvillerini ve hazine bonolarını hane halkına, firmalara ve bankalara satarak iç borçlanmaya başvurmasıdır. Nitekim, 1995 yılında 1.361 trilyon lira olan iç borç stoku 1996 yılında %231.4 oranında artarak 3.149 trilyon liraya ulaşmıştır. 1997 yılında iç borç stoku bir yıl önceye göre %99.5 oranında artarak 6.284 trilyon liraya yükselmiştir. Kamu kesiminin para ve sermaye piyasalarından çok büyük miktarda finansman fonu talep etmesi Türkiye'de reel faiz hadlerini büyük ölçüde yükseltmektedir. Burada vurgulanması gereken husus Türk ekonomisinde reel faizlerin ancak bütçe açıklarının kapatılarak devletin para ve sermaye piyasalarından yaptığı finansman kaynağı talebinin azaltılması ile mümkün alacağıdır. Yapay olarak faiz hadlerini aşağıya çekme şeklinde yapılacak girişimler 1994'de olduğu gibi ekonomide önemli sıkıntılar yaratacaktır.
Türkiye'de konsolide devlet bütçesindeki açıkların bir kısmı doğrudan veya dolaylı bir biçimde TC. Merkez Bankası kaynaklarından finanse edilmektedir. Bunun sonucunda para arzında önemli artışlar ortaya çıkmakta ve ekonomide enflasyonist baskılar yaratılmaktadır. Bu son açıklamamız Türkiye'de maliye politikası ile para politikası arasındaki ilişkiyi açıklamakta ve bizi para politikası konusuna getirmektedir.
Bilindiği gibi para politikası bir ekonomide para ve kredi hacmini etkileyerek belli makro ekonomik amaçları gerçekleştirmeyi hedefler. Bugün gerek parasal makro ekonomik teoriye ve gerekse yeni klasik makro ekonomik teoriye göre para politikasının temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Bunun yanında para politikası ile dış ödemeler bilançosunun dengesinin yani döviz dengesinin sağlanması amaçlanmaktadır. Genellikle merkez bankalar para politikasının amaçlarını gerçekleştirmek için para programlan uygulamaktadır.
TC. Merkez Bankası 1996 ve 1997 yıllarında para programlan uygulamaya koymuştur. Ancak, bu yıllarda konsolide devlet bütçesinde yukarıda belirtildiği üzere büyük miktarda açıklar olması nedeniyle para programları fiyat istikrarının sağlanmasını yani enflasyonun kontrol altına alınmasını para politikasının amacı olarak alamamıştır. Diğer bir ifade ile para politikası TC. Merkez Bankası tarafından 1996 ve 1997 yıllarında enflasyonu kontrol altına almak için kullanılamamıştır. Bu nedenle TC. Merkez Bankası 1996 ve 1997 yıllarında para politikasının temel amacı olarak finansal piyasalarda istikrarın sağlanmasını almıştır. Bu çerçevede TC. Merkez Bankası kısa vadeli faiz hadlerini ve döviz kurunu istikrarlı tutmaya çalışmıştır. Bu amaçların gerçekleştirilmesinde belli bir başarı sağlanmıştır. Ancak, bütçe açıklarının belli ölçüde TC. Merkez Bankası kaynaklarından finanse edilmesi nedeniyle para arzı hızla artmış ve bunun sonucunda enflasyon oranı yükselmiştir. Nitekim, artan bütçe açıklan ve bunun sonucu olarak artan para arzına bağlı olarak enflasyon oranı 1995 yılında %87,1996 yılında %81 ve 1997 yılında %95 olarak gerçekleşmiştir. Para politikasının enflasyonu kontrol altına almak için kullanılabilmesi için TC. Merkez Bankası'nın konsolide bütçe açıklarını dolaysız veya dolaylı yoldan finanse etmemesi gerekir. Bunun içinde TC. Merkez Bankası'nın özerkliğe sahip olması gerekir. Anonim şirket olan TC. Merkez Bankasının sermayesinin %54'ü Hazine'ye ait olması nedeniyle Türkiye'de Merkez Bankası özerkliğe sahip değildir. Özerk Merkez Bankalarına örnek olarak Alman Merkez Bankası'nı verebiliriz. Bu Merkez Bankaları hiç bir şekilde bütçe açıklarını finanse etmezler.
Türkiye'de 1998 yılında maliye ve para politikalarında önemli değişiklik olmuştur. 1998 yılı başında Hükümet üç yıllık bir istikrar programını uygulamaya koyarak, enflasyonu kontrol altına almaya karar vermiştir. Buna göre uygulanacak daraltıcı maliye ve para politikaları ile enflasyonun 1998 yılı sonunda %50'ye, 1999 yılı sonunda %30'a ve 2000 yılı sonunda %5'e çekilmesi öngörülmüştür. Bu çerçevede daraltıcı maliye ve para politikaları uygulanmaya başlanmıştır.
Daraltıcı maliye politikası uygulaması çerçevesinde konsolide bütçenin faiz ödemeleri dışında fazla vermesi öngörülmüş ve yıl sonu itibari ile konsolide devlet bütçesi faiz ödemeleri dışında 2 katrilyon lira bir fazla vermiş-tir.
Diğer taraftan, Mazine TC. Merkez Bankası ile imzaladığı bir protokol ile kısa vadeli avans kredisi kullanmayacağını taahhüt ederek TC. Merkez Bankası'nın daha bağımsız bir para politikası uygulaması imkanı yaratılmıştır. Bu nedenle TC. Merkez Bankası 1998 yılında yaptığı para programında para politikasının amacı olarak enflasyonun yıl sonu itibari ile %50'ye çekilmesini esas almıştır. Bu çerçevede üç aylık dönemler itibari ile enflasyonu %50'ye Çekecek rezerv para artış hızlan belirlenmiştir. Açık piyasa işlemleri ile rezerv para artış hızı belirlenen limitler içinde tutulmaya çalışılmıştır. Para programı 1998 yılının ilk dokuz ayında başarılı bir biçimde uygulanarak enflasyon kontrol altına alınmaya başlanmıştır. Ancak,
1997 yılının Temmuz ayında Güneydoğu Asya ülkelerinde başlayan ve giderek reel ekonomi ye yayılan global mali krizin Ağustos 1998 tarihinde Rusya ekonomisine sıçraması nedeniyle 1998 yılının son üç aylık döneminde para programına ve genelde istikrar programının uygulamasında zorluklarla karşılaşılmıştır. Ancak, 1997 yılında %95'e yükselen enflasyon 1998 yılı sonunda %60'a düşürülmüştür. Bu nedenle enflasyonu kontrol altına alma yönün den 1998 yılında uygulanan para ve maliye politikalarının başarılı olduğunu söyleyebiliriz.
Bununla beraber, uygulanan daraltıcı para ve maliye politikaları kaçınılmaz olarak ekonomide bir yavaşlamaya neden olmuştur. Diğer taraftan, global ekonomik krizin Türk ekonomisine yansıması ile ekonomideki yavaşlama giderek durgunluğa dönüşmüş ve 1999 yılının ilk yarısında üretimde önemli gerileme olmuştur.
Türk ekonomisinde ortaya çıkan durgunluk temel olarak global ekonomik krizden kaynaklanmaktadır. Ancak, 1998 yılı sonunda çıkartılan vergi yasalar ile para ve sermaye piyasalarının aşırı vergilendirilmesi ve gerekli güven ortamı yaratılmadan kısa sürede uygulamaya konan mali milat Türk ekonomisinde ortaya çıkan durgunluğu derinleştirmiştir.
Diğer taraftan seçim öncesi yaşanan siyasi istikrarsızlık sonucu bütçe disiplini kaybolmuş ve bütçe açığının 1999 yılında 9,5 katrilyon Ura gibi çok yüksek düzeyde gerçekleşeceği anlaşılmıştır. Bu nedenle 1999 yılında enflasyonu düşürecek bir para programının uygulanma imkanı görülmemektedir. Buna bağlı olarak enflasyonun tekrar hızlandığını görüyoruz.
Burada vurgulanması gereken husus bugün Türk ekonomisinde bir yandan durgunluğun yarattığı sıkıntılar ve diğer yandan yüksek enflasyonun yarattığı sıkıntılar yaşanmakta olduğudur. Dolayısıyla Hükümetin ve kamu yönetiminin ekonomiyi yönetmede başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Özellikle Hükümetler ekonominin ihtiyaç duyduğu yapısal düzenlemeleri bir türlü hayata geçireme- mislerdir.
Bugün Türk ekonomisinde üretim ve istihdamın düşmesi ve dolayısıyla işsizliğin artması temel sorun olarak ortadadır. Ekonomideki durgunluğun temel nedeninin global kriz olduğunu yukarıda belirtmiştik. Bu nedenle global krizin nedenlerini, Türk ekonomisine etkilerini ve uygulanması gereken makro ekonomi politikalarını kısaca incelememiz faydalı olacaktır.
III. Global Krizin Nedenleri, Türk Ekonomisine Etkileri ve Uygulanması Gerekli Ekonomik Politikalar
Güneydoğu Asya ülkelerinde başlayan, daha sonra Rusya Federasyonu ve Brezilya başta olmak üzere bazı gelişmekte olan ülkeleri etkisi altına alan global krizin nedenleri üç temel başlık altında toplanabilir.
1. Güneydoğu Asya ülkelerindeki krizin temel nedeni bu ülkelerin uzun vadeli imalat
sanayi ile konut ve tesis inşaatı gibi yatırımları büyük ölçüde kısa vadeli yabancı sermaye ile
finanse etmeleridir. Hisse senedi, tahvil ve emlak talebi, para ve sermaye piyasaları kanalı ile
gelen kısa vadeli yabancı sermaye nedeniyle büyük ölçüde artmıştır. Bunun sonucunda sermaye piyasası ve emlak fiyatlan hızla yükselmiş, köpük ekonomileri denen durum ortaya
çıkmıştır.
Yukarıda sözü edilen yatırımlar kısa dönemde verimli olmadığından, yeterli döviz girişi sağlanamamış, kısa vadeli borçların ödenmesinde sıkıntılar ortaya çıkmıştır. Bu tür gelişmelere karşı çok duyarlı olan kısa vadeli yabancı sermaye bu ülkelerden hızlı bir şekilde kaçmıştır.
2. Bu ülkelerin dolara bağlı sabit kambiyo kuru politikası uygulamaları krizin bir başka nedenidir. Enflasyonu kontrol altına almak ve yabancı sermaye girişini teşvik etmek amacıyla bu ülkelerde sabit kambiyo kuru politikası uygulanmıştır. Ancak, ABD dolarının 1996 yılından itibaren bütün güçlü para birimlerine karşı değer kazanması bu ülkelerin para birimlerinin de değerlenmesine yol açmıştır. Bunun sonucunda bu ülkelerin ihracatları pahalı hale gelmiş, rekabet güçlerini kaybetmişler ve cari açık vermeye başlamışlardır.
Bu ülkelerin finansal sistemlerinin büyük boyutlu yabancı sermaye hareketlerine imkan verecek kadar gelişmemiş oluşu, riskten korunma mekanizmalarının bulunmayışı ve finansal sistemin diğer zaafları krizin bir başka nedenini oluşturmuştur.
Prof. Dr. Orhan Morgil
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder